KANI TATLI.

IMG_1292

Doğum günümdü geçtiğimiz günler.
Mesajlar, güzel dilekler, gülücükler..
Tek tek öpmek, sarılmak ister gönlüm.
Zaman yetmiyor bana.
Bir kez daha gördüm.
İçimde ukte kaldı.
Güzelce teşekkür edemedim.
Sonra hatırladım.
Seven, teşekkür beklemiyordur belki de dedim.
Birazcık rahatladım.

2016 yılımın doğum gününde.
Hatırlıyorum.
Pek bir dilek listesi geçmedi gönlümden.
Her şey zaten güzel.
Dostlarla güzel sohbetle kutladık.
Üstüne bir de puro yaktık.
Puro içmeyi öğrenmek isterim dedim.
Yeni yaşımda.
Kendimi puro içen bir kadın olarak hayal ettim.
Sevdim.
Öğrenmek dedim.
Çünkü bilen bilir, ciğerlerine hiç bir şey girmeyenlerdenim.
Dumanı dolaştırmakta oldukça zorlandım.
Yine de öğrendim.
Ne önemi var.
Şu önemi var.
Yapılmazlar listemdeki bir şartlanmayı daha kırdım.
Özgürleştim.
Yapılmaz olan.
‘Oladabilir,olmayadabilir’ e dönüşürken..
Sağlığa öncelik veren masum yüzüm.
Yaramaz ve vahşi tarafına da nefes alma fırsatı tanıdı.
‘Yeni bir iş, yeni bir eş, yeni bir ben’ le listelenen doğum günü dilekleri silikleşip.
‘Var olan ben’ i sevdikçe..
‘Frida gibi puro içen ben’ in hayali canlandı.
Beni severken.
‘Ben’ in farklı renklerini hayal ederken.
“Ancak bunlar olursa mutlu olurum.”
“Ancak böyle biri olursam iyi bir ben olurum.” lar omuzlardan kalktı.

Omuzlarımdan her yük kalktığında böyle oluyor.
Hayat hafifliyor.
Ben hafifliyor.
Ancak ben hafifleyince.
Hayat rahat akabiliyor.
İlişkiler nefes aldıkça, git gide tatlanıyor.

Sabah peynir tadarken.
Bizim peynirci.
“Eşinin kanı tatlı, ilk görüşten belli.” dedi.
Tatlıdır dedim.
Ben böyle güzel ifade görmedim.

Hayat bu yıl bana tatlı aktı.
Kanı tatlı, gözleri pırıl pırıl, varlığı güvenli bir eş kısmet etti.
Aklımda bile yokken.
Hayat bir anda güzelleşti.
Kardeşim yamacıma taşındı.
Sade fıkır fıkır canlandı.
Annem babam zaten hep fıkır fıkırdı.

Bu doğum günümde şükrettim.
Sade’ce.
Tek ruhsal pratiğin şükretmek olsa.
Yeter de artar derdi Carlos Pomeda.
Bana da yetti.
Her gözümü açtığımda
Şükrettim.
Olan ve olmayana.

Canlar, dostlar..
Hayatımda varlığınız için ne kadar teşekkür etsem az.
Hayat sizi.
Hep kanı tatlı insanlarla karşılaştırsın.
Amin. ❤️

Öyküm.

 

 

 

Reklamlar

ONA KÜÇÜK SÜRPRİZLER YAPIN.

IMG_1268

Hayat gerçekten sürprizlerle dolu.
Genelde, sevgilinin çiçek almasından daha şaşırtıcı ve yoğun.
Küçük ya da büyük.
Ama kesin sürprizli.

Facebook un her gün önüme sunduğu anılar.
Beni hep şaşırtıyorlar.
İki sene önce.
İlk kez dinleyici olarak gittiğim Pecha Kucha İzmir’de.
Geçen sene bu zamanlar.
Konuşma yaparken çekilmiş bir fotoğraf.
İzleyiciler.
Beni seven yakınlarımın.
Yüz ifadelerini yakalamış fotoğrafçı.
Aralarında bir yakışıklı.
Usulca gelmiş beni dinlemeye.
Henüz tanışıklığımız.
‘Merhaba’ demekten geçememiş öteye.
Karşılaşıyoruz.
Ve kaçıyorum.
Herhangi bir ilişkide.
Merhaba’dan sonraki aşamaya ehlileşmem.
Ne sabır, ne zaman, ne şefkat, ne oyun gerektiriyor.
Tahmin bile edemezsin.
Al sana.
Günün ikinci sürprizi.
Sonunda ehlileşecek miyim?
O da ayrı sürpriz.

Derken.
Bugün o yakışıklıyla beraber uyanıyoruz.
Ya da dürüstçesi, onu uyandırıyorum.
Sabahın 6’sında.
Kafam düşüncelerle dolu.
Kurtçuk gibi kımıl kımıl.
Dönüp dururken.
Uyanmak zorunda kalıyor.
Kafam doluyken.
Başka şey yapamıyorum.
Huyum.
Uyanmak dahil.
Annem dün, “Öpeyim de gideyim.” demiş.
“Sevgilim kafası doluyken öptürmez.” dedi.
Onun sesiyle düşüncelerden uyandım.
Sen beni nasıl bu kadar tanıdın?
Bu da dünün sürprizi.

İlişkilerdeki sürpriz anları.
Fotoğraf karelerinden farksız benim için.
Bir anlık boşluk.
Durma anı.
Ve yüzde bir ifade.
Bu durma anını sinir sistemi açısından anlatmak isterim.
Ama şimdi değil.
Gelin yüz yüze anlatayım.
Çünkü biz insanlar.
Yüz yüze olunca.
Mimiklerimizle.
Farkında bile olmadan.
Mikro düzeyde taklitlerle.
Empati geliştiriyoruz.
Karşındakinin mimiğini yüzünde ifade olarak deneyim etmen.
Onun nasıl hissettiğini anlamanı sağlıyor.
O yüzden.
İletişimin zorlaştığı günümüzde, bir de yapılan botokslar.
İlişki kurmayı zorlaştırıyor.
İlişki kuramadıkça insan, kendini sevmeyi bilemiyor.
Ve düzeltilmesi gerektiği algısıyla bu kısır döngü devam ediyor.

Yüz yüze kalakaldığın sürpriz anları.
Sadece neşeli.
Değil elbette.
Öyle zorlanma anları var ki bence ilişkide.
Kakasını yapmaya çalışan.
Bebeğin yüz ifadesi gibi.
Birbirimize bakakalıyoruz bazen.
Kaka yaparken pek göz göze gelmediğimizden.
Karşılıklı bu yansıma anı.
Ziyadesiyle garip oluyor.
Ama sana garanti veririm.
Bu durumu herkes yaşıyor.
İlişkinin sürdürülebilirliği.
O garip andan sonra.
Neler olacağına bağlı oluyor.
Ki bence en iyisi.
Bi mola vermek gibi geliyor.
Mümkünse beraber.
Mesela çiğdem yemek. 🙂
Ya da bi çay demlemek.

İnsan olarak sistemimizin.
“Güvende değilim! Eyvah tehlike var!!!” mesajı aldıktan sonra.
Güvenli sularda hissettirecek bir şeylere ihtiyacı var.
Seni o sırada güvende hissettirecek.
Her ne ise.
Tekrar sığ limana girdikten sonra.
Paylaş duygularını.
İfade et kendini.
Dinle onu.
Onun için orada mevcut ol.
Ve kendin için.
Hissettiklerin.
Değiştirilmesi gereken arızalar değiller.
Onlar da tam da ‘Sen’ler..
Öyle hissetmene izin ver.
Öyle hissetmesine alan ver.
Yeterince hissedince.
Büyük ihtimalle geçecek.
Belki de geçmez.
Boş ver.
Hayat geçiyor.
Ve belki de kakasını yapmaya zorlanan bebeğin ifadesi.
Yüzünden gelip geçer.
Pırtlatmış bir bebek gibi.
Rahatlamış ve gevşemiş ‘Sen’ e dönüşürken.
Sevgin ve şefkatin.
İlişkiye evrilir.
Kendinle.
Onunla.
Yine de sen.
Sevgilinin yanında.
Pek pırtlatma.

🎈Fotoğraf ta size sürpriz olsun.
Seksi poz vermeye çalışırkenki yüz ifadem.

Öyküm.

 

 

 

PERİ GİBİ.

IMG_0541

Aslında o da bir elbise.
Diğerleri gibi.
Özel güçleri var sadece.
Giydiğin anda.
Seni günlük hayattan çekip alan.
Hürrem Sultan da yapar,
Sindirella da seni.
O yüzden biraz tehlikeli.

Ayça’yla buluştuğumuz anda hissettim.
İsminin Ayça olması işaret dedim.
İnsan en çok görülmek istiyor.
Kimse gibi değil de.
Olduğu gibi.
İşinde çok iyi.
İnsanı görebilen diğerleri gibi.
İpek te beni yazılarımdan tanıyor olmasın mı?!
Bendeki fingirdemeyi sen hayal et.
Fingirdeyip gevşemiş olsam da.
Yeterince sosyal medya gelini görüp.
Oraya vardığımda.
Hayalimi unutmuştum çoktan.
Hafif rahat romantik.

Tüm hayat tercihlerimde olduğu gibi.
Önce standart olanı zorladım.
Kalıba girip nefesimi tutarım sandım.
Kimseyi inandıramadım.
Bütün gelinler bu yıl balık olmuştu.
1 eksik 1 fazla.
Ben de olsam sanki ne olurdu.
Olamadım.
Bizim kızların yüz ifadelerine.
Dayanamadım.
Yani … Evet..
Sen ne giysen yakışır zaten.
Hiç tatmin olamadım.

Peri gibi olanı tekrar giydim.
Bakışlarındaki etki geri geldi.
Bu gelinlik daha önce nerelerde giyildi?
Miami. Londra.
Bir de neredeyse Nazilli.
Miami’ye odaklanırsak bu iş olabilirdi.
İki gelinlikte.
Sevdiğim kadınların ifadeleri arasındaki fark.
Olmak istediğim ben ile.
Olduğum ben arasındaki fark kadardı.
Kendimi sokmaya çalıştığım standart.
Kimsede heyecan yaratmamıştı.

Derken hayaller canlanmaya başladı.
Böyle bir gelinliği herkes taşıyamazdı.
Bir balık asla dans edemez.
Sevgilisinin kucağına atlamak.
Çok istese de mümkün olamazdı.
Kulaklarımda yankılandı.
Ben sıradışı bir kadındım.
Kalıplara sığamazdım.
E malum.
Egolu da bir kadınım.
İçim bi hoş oldu.
Pes ettim.
Diğerleri gibi olma hayallerimden.
Bir kez daha vazgeçtim.

Gelin ata binmiş.
Ya nasip demiş.
Sevgilim babası bu lafa kızıyo.
Ama nasipte ne varsa o. 👰🏼

Not. Fotoğrafını size pışık gösteririm.
Bikinili pozla idare edin.

Öyküm.

ZURNA.

IMG_0454

Ben genelde sıkı bir öğrenci oldum.
Annemin babamın deli kızı.
Ozan’ın Öyküm’ü.
Yıllardır yoga hocasıyım.
Ve de iş kadını.
Hiç gelin olmamıştım.

Bu sene sevgili oldum.
Hiç bu kadar sevgili biri olmamıştım.
Çok sevgili oldum hem de.
Sevgilim sayesinde.
Oysa hiç alışmamıştım, sevgili olmaya.
Alıştım.
Yerleştim.
Hep sevgili kalmayı istedim.

Geçen dolunayda.
Dalgaları dinlerken.
Sevgilim sordu bana.
Eşim olur musun?

Michelin yıldızlı lokantalarda ıstakoz kırdığımız olmuştu.
Positano da o beyaz elbisemi giymiştim.
Romantik yemeklere çıkmıştık.
Sormamıştı.
Börülce yiyip rakı içerken sordu.
Bence aşkın,
Salatanın suyuna beraber ekmek bandırmakla ilgisi vardı.
Göz göze geldik.
Gözlerimiz parladı.
Biz göz göze gelince.
Gözlerimiz parlardı.
Yine parladı.
Hep parlasın istedik.
Börülce yiyip rakı içerken,
Bir kutlama hayal ettik.

İki haftadır nişanlıyım.
Daha az iş kadını.
Daha çok sevgili.

Gelinlik giyip çıkarıyorum.
Ne gerekiyorsa yapıyorum.

Sektörün görev tanımlarını anlayabilmiş değilim.
Benden de böyle cümle çıkar ancak.
Organizatör kim, cateringçi ne yapar..
Bunlar yine kolay.
Süslemeci var.
Konsept belirleniyor.
Peki süsleyen sandalyeleri getirse..
Oluyor mu?
Ben tam bilemiyor.

Düğünbaz bir kadın olmadım hiç.
Yakın bir kaç arkadaşım dışında.
Ailemde herkes düğün işinde, bir şekilde.
Sevgilim bile benden çok düğün görmüş.
Ben en çok dans etmeyi istiyorum.
Onu biliyorum.
Derken.
Uyuyan genler uyanıyor.
“Eksik” hissetmeyelim diye.
Gereken herşey yapılıyor.
Biri başka ne istersin diye sorsa.
“Zurna isteriiim!” diye bağırıcam.
Avaz avaz.
Kınayı başımdan aşağı döküp.
Şampanyayla yıkanıcam.
Gelinlik giymeye bağımlılık yarattım.
Neden günlük hayatta giyilmiyor.
Hiç anlamadım.

Neyse ki bu hafta Sade’me döndüm biraz.
Eğitim verip organizasyon yaptıkça.
Kendimi hatırladım.
Biraz.

Hayat bazen yoğun akıcı.
Herşey aynı anda oluyor.

Gelin ata binmiş.
Ya nasip demiş.
Hadi hayırlısı. 🙂

Öyküm.

 

 

RİTİM.

image
Derste öğrenciye kendi ritmiyle akmasını söylüyorum.
Sonra; kendi kafamdaki idealden farklı bir ritimde olunca uyarıyorum.
Daha yavaş.
Belli ki benim yavaşım, onun yavaşından daha yavaş.

Biliyorum ki hız, hissetmeye engel oluyor çoğu zaman.
Hızlı başlayan bir ilişki de, hızlı giden bir araba da hissi zayıflatıyor.
Adrenalinden başka.
Ve ben de sabretmeye zorlanıyorum bazen gerçekten de.
Arzu ettiklerim hızla gerçekleşsin istediğimde.
Merkür hemen yoluna girsin.
Attığım mesaja hemen cevap gelsin.
Oysa Merkür’ün, O’nun ve benim ritmim birbirinden çok farklı.
Kabul göstermek de pek kolay değil, sabır göstermek de.

Tıpkı bir annenin, çocuğu ile ilgili beklentileri gibi.
Uyuması için, ağlaması için, yemek yemesi için anne çocuğuna belli bir ritim aşılamak istiyor.
Belli bir süreden fazla ağladığında veya belli bir süreden az uyuduğunda..
Anne düşündüğünden farklı ilerleyen ritimle geriliyor.
Çok doğal.
Çocuğun beklentilerini karşılamakla ilgili kaygı hissediyor.
Aslında ritmi, bebeğin doğal ihtiyaçları belirliyor.
Ve bebek hangi ihtiyacına karşı ne kadar reaksiyon göstereceğini içsel olarak biliyor.
Bu onun yaşam ritmi.
Tıpkı büyüdüğünde anne “Üzülme!” dese de ihtiyaç duyduğu kadar süre üzgün kalmaya gereksinim duyması gibi.

Ritim tek başınayken hiç fena gitmiyor.
Bununla beraber, ilişki kurmak bir çok zaman bir fizik deneyine dönüşüyor.
İki ayrı insanın belli süreler için bile olsa aynı ritimle dans etmesi, her iki kişinin de deney alanında kalma arzusunu gerektiriyor.
Ve tıpkı bebeğin ihtiyacının karşılanma süresi arttıkça, hayatta kalma telaşının artması gibi..
Yetişkin olduğumuzda da, ihtiyaçlarımız karşılanmadığında benzer bir iç panik oluşuyor.
Mesela, ilişki içinde iletişim ihtiyacım eskiden saatlerle ölçülürken, şimdi ancak günler geçince zihnim sevilmediğine yemin eder oluyor.
Sanırım büyüyoruz.
Ve ihtiyaçlarımızı kendimiz karşılamayı öğreniyoruz.
Bu biraz iyi haber.
İlişki kurduğumuz insana bağımlılık geliştirmeyebiliyoruz.
Ama kötü haber şu ki..
Bireyselliğe çok alışıyoruz.
Elbette iki kişi de sahnede oldukça dans mümkün oluyor.
Bağımlanmadan ve ama yakınlıkla ilişki kurmak belli bir pratik gerektiriyor.
Tekrar tekrar.
Küsmeden.
Kaçmadan.
Pes etmeden.
Kalbi açmayı gerektiriyor.

Kimisi yoğurdu üfleyerek yiyor.
Kimisi bakmadan suya balıklama dalıyor.
Ve bazen zihnim..
Aşk ile.. Yakın bir ilişki kurmak acaba bir ütopya mı diye..
Düşünmeden edemiyor.

Aşk bazen var.
Bazen yok oluyor.
Neyse ki yazı bir şekilde akıyor.
Sade’ce yazı yeter mi?
Kalbim pek öylesini istemiyor.

Öyküm.

Kikimu 💕 Nicos

image
Sakız Adası’nda en iyi kahvaltı Kiki ve Nico’nun evinde yenir.
Köy meydanında kime sorsanız zaten, Kiki’yi iyi bilir..
Kışın 170, yazın 1000 kişilik Olimpi Köyü’nde.

Güzel türkçesiyle tatlı tatlı anlatır.
Pera’da geçen çocukluk yıllarını.
İstiklal’in en güzel zamanlarını.
Nico’nun Amerika’dan tatil için gelip Atina’da Kiki’ye aşık olmasını.
İstanbul, Atina, Amerika, Olimpi derken..
Hayat öykülerine dalınca biz..
Nicos uyarır.
Sohbet ederken dolaptaki baconı çıkarmayı unutma kızlara!

Beni yemeklerden çok insan öyküleri doyurur.
En çok ta aşk öyküleri.
Demlenmiş olanından..
Tarih kokan evin odalarını gezerken..
Neler yaşandı bu taş duvarlarda..
Düşünmemek elde değil..

Ben yerli olmayı seviyorum.
Nereye gidersem gideyim.
Oranın insanı olmayı deneyimlerim.
Kısa bir süre için bile olsa.
Sınırlar yok.
Yerliyiz aslında bu dünyada.
Hindistan’da bile yerli hissettiysem.
Bir gün adalı da olurum..
Kim bilir.

Biz hikayeler arasında gezerken.
Nico yeni bir kız arkadaş istediğini söylüyor.
E en güzel kızı kapmışsın ya diyorum.
Erkekler! Değişmiyor..
Seksen ya da on sekiz.
Annemin sözleri aklıma geliyor.
Dudakların değil, gözlerin söylediğine inanmak gerekiyor..
Nico Kiki’nin terini silerken.
Kiki zaten sakin.
Yaş almış, bilgelik dolu kadının telaşsızlığını izliyorum.
Sevgiden ve yaşamdan emin..

Gözlerinin içi gülüyor diyor Nicos bana.
Hüzünlü bakıyordu iki sene önce..
Değişmişsin.
Evet herşey değişiyor.
Gözlerinin ışıltısını fark eden dostlar.
Hep çok değerli oluyor.

Aile olduğumuza karar veriyoruz.
Çünkü Kiki babamı çok seviyor.
En iyisi halan olayım.
O zaman sana Halamu diyeceğim.
Türkçe, Rumca, İngilizce, Almanca derken..
Kalpten gelen bu sohbete..
Yeni kelimeler üretmek yakışır elbette.
Ve yeni aile bağları.
Dost bir sohbet.
Bilge büyüklerle.
Yavaş bir sabah.
Daha ne olsun!
Şükür.

Öyküm.

KAÇ(MA).

image
Tarih bugünleri avcı toplumun bir yansıması olarak yazacak.
Bundan; neredeyse .. Eminim!
Avcı kadınların.
Ve tüm varlığını av olmaya direnmek için kullanan erkeklerin..
Kutsal Birleşmesi.
Ben ne sosyoloğum.
Ne de ilişki terapisti.
Merakım insan.
Sade’ce.
Bu gidişle ilişki terapisti de olurum. 🙂
O ayrı mesele.

İlişkilere dair.
Son yıllarda duyduğum.
Tüm “başarı” hikayeleri.
İyi avlanan kadın.
Ve sonunda teslim olan erkek üzerine.
Sadece senden duyduğum hikaye olduğunu düşünme.
Çoğunluk böyle.
Avına sabırla, kararlılıkla, tüm gücüyle odaklanan kadın.
Çalıların ardında canını kurtarma telaşıyla saklanan erkek.
Bu dramatik resim, tam da Travma Terapi Teknikleri’nde anlatılan resmin aynısı.
Yırtıcı, açlıkla ceylanı görür.
Ceylan, fark edilmiş olmanın telaşıyla donakalır.
Ve şanslıysa yırtıcının odağı dağıldığında, bir süre sonra kaçar.
Veya yırtıcı yeterince kararlı ve çevikse ceylanın boş anında onu mideye indirir.

İlişki yaşama şekliniz, sinir sisteminin travmaya karşı gösterdiği reaksiyonlarla çok benzer.
Çünkü ilişki kurmak; derindeki kırılgan, maskesiz haline temas eden bir yer.
Elbette sana temas edilmesine izin verirsen eğer.
Tıpkı doğadaki kirpi ya da Küstüm Çiçeği gibi..
Yaklaşan birini fark ettiğinde dikenlerini çıkarmak ya da kabuğuna saklanmak çok doğal.
Doğadaki içgüdüsel tavırla, insanın tavrı elbette birbirine paralel.
Tehlike karşısında kaçma, savaşma veya donma reaksiyonları elbette bizde de kayıtlı.
Olağanüstü olan ise, tehlikenin tanımı.
Şu an için, insan neslini sürdürememek değil tehlikede hissettiğimiz.
Henüz değil!
Buna rağmen.
Polarite (Kutuplaşma) yasası gereği halen tüm yaşam artı ve eksi kutupların itip çekmesi üzerine kurulu.
Üretim, siyaset, iş yaşamı, sanat, ilişkiler..
Adını sen koy.
Yaşamın akmasına ve insanın eylemde bulunmasına sebep olan yegane şey..
Çekilmek ve uzaklaşmak arasındaki dans. Oyunu zevkli kılan işte tam da bu dans!
Ve mikro düzeyde insana bakacak olursak eğer.
Dansın sürmesi için..
İki kişinin gerekli olduğu.
Kesinlikle fark etmeye değer.

Sen ister sirk cambazı kadar hareketli , ister dünyanın en güzel çiçeği kadar güzel ol.
Partnerin adım atmıyorsa.
Dans o anda biter!
Dansın sürmesi için ne yapmalı diye düşünürüm bazen.
Yeterince sabırlı.
Yeterince istikrarlı.
Kararlı ve odaklı olursam.
Benim de güzel gözlü bir ceylanım olur mu acaba?
Diye kendime sorarım.
Kültürümüzde; yuvayı dişi kuşun yaptığı, sabrın sonunun selamet olduğu bir gerçek.
Ama bence bunlar biraz yanlış anlaşılmış değerler.
Yuvanın huzurunu, bereketini, güzelliğini nakış gibi işleyen evet bence de dişi kuş.
Zorluklar karşısında sabır ve kararlılık göstermeye de varım.
Ama ilişki kurmak neden mücadele olsun?
Neden savaşa veya ava dönüşsün?! Neden fetheden ve girişim yapan kadın olsun? Bu erkeğin girişimci ve fetheden; kadının teslimiyetçi ve üretken doğasına çok aykırı değil mi?

Kadının ‘oyunda kalabilmek’ için motivasyonunu; ve tepki alamadıkça öfkesini anlıyorum.
Bize okulda, sonuç odaklı, rekabetçi, hırslı olmak öğretildi.
Dayanışma ve teslimiyet değil.
Erkeğin de başına aynı şeyler geleceği endişesiyle kaçmasını da anlıyorum.
Ama ben hırslı, rekabetçi ve yırtıcı olmaktansa..
Dayanışma içinde, yaratıcı, huzurlu ve sevgi dolu olmayı diliyorum.

Ve güzel gözlü bir ceylandansa..
Gerçek bir erkeği tercih ediyorum.
Evet ben de dizi dizi çocuklarla genlerimi sürdürmek için büyük arzu duyuyorum.
Evet aşk için.
Hissetmek için.
Her hücremle varım.
Ve dansa tek kelimeyle bayılırım.
Ama dansım tek başına sürecekse de buna da kabulüm.
Bir erkek tarafından seçilmek kadının en büyük derdi olduğunda..
Ben buna yokum işte dostum.

Hayatın esas meselesi bir güzel iz bırakmak sonuçta.
Çirkin iz bırakanların da tercihlerine saygıyla.
Ben kendi işlediğim nakışa bakarım.
Eş’lik eden olursa da daha fıkır fıkır oynarım.
Kendimi biliyorum. 😉
Bu çok kişisel oldu.
Aramızda kalsın!
Bırak tüm korkularımızla, öfkemizle, endişelerimizle..
Tüm olan biten rağmen.
Hayat kalbimizi.
Yeniden.
Yeniden.
Ve yeniden.
Açma cesaretini.
Sevgiliyi sarmalama şefkatini.
Tutkuyu canlandıran ateşi.
Her nefeste.
Bize sunsun!
Bana.
Sade’ce bunlar.
Yeter.

Öyküm.