MENEKŞE.

IMG_9996

Sade’nin menekşeleri çiçek açtı.
Şimdiye kadar hiç açmamışlardı.
Her sabah, günaydınlaşırken..
Beni binbir düşünce alırdı.

Acaba yerini mi sevmiyor?
Seven nasıl seviyor?
Çok mutsuz da görünmüyor?!

Çocuklar üzülmesin diye.
Belli etmedim pek.
Ya da ben öyle sandım.
Çiçek açmasanız da.
Seviyorum sizi canlarım.
Yapraklarınız da pek güzel.

Arada dayanamadım sordum.
Neşelerini göstermek için.
Çiçeklenseler.
Güzel olmaz mı diye..
Ses vermediler yine.

Kendime sordum.
Dallarından çoğaltırken mi yanıldım.
Yoksa yeterince besleyemedim mi derken.
Vitaminler aldım.
Topraklarını ilaçlamaya kıyamadım.

Yıllarca mühendis olarak yetiştirildim.
Problem görünce çözmeye.
Hayatı optimize etmeye.
Ondandır herhalde merakım.

Yine de zamanla alıştım.
Çiçeksiz bir menekşenin de.
Canlı ve neşeli.
Mutlu bir çocuk olabileceğine.
Güzel yeşil yapraklarını sevdim.
Mor olmasalar bile.

Şimdi menekşeler çiçek açtı.
Mor ve cilveli.
En çelimsizi de.
Kendince çiçekleriyle.
Mutlu çocuklardı bence.

Sade’ce hatırladım.
Herşeyin.
Bir şimdisi vardı.
O ‘şimdi’ nin ne zaman geleceği.
Hiç belli olmazdı.

Durdum.
Düşündüm.
O aklındaki konu var ya.
Zamanı gelince o da çiçek açacak.
Açmazsa da.
Seversin yine.
Güzel yeşil yapraklarını.
Açsın diye beklerken.
Kaçırma şuanki canlılığını.

Kim diyebilir ki.
Çiçek açmamış bir menekşe.
Daha mutsuz diye.
Herkesin mor çiçek açması..
Çok garip olmaz mı sence?

Önümüz bayram.
Yeşil yapraklarımızı serip.
Otururuz seninle güzelce.
Mutluluk tam da böyle birşeydir belki de. 🍃

Öyküm.

 

Reklamlar

FIRTINA.

 

IMG_9188
Her mevsim.
Herhangi bir anda.
Dalgaların kabarıp, fırtınanın kopabileceğini bilecek kadar uzun zamandır Ege’liyim..
Dalgalarla kavga edemeyeceğini bilecek kadar deneyimli bir denizciyim.
Denizin dayağını yedim.
Disiplininden geçtim.
Gerektiği kadar.
Karşı koyamayacağımı kabul edecek kadar.
Dayılandım.
Korktum.
Yeniden denedim.
Egomun direttiği;
Bilgeliğimin beni teslim edebildiği kadar.
Dalgalandım.
Ve duruldum.

Yeniden ne zaman dalgalanırım.
Dayılanırım.
Kavga ederim.
Küserim.
Bilemem.
Hayata.

Bilirim ki.
Her fırtına.
Durulur.
Yeterince dalgalandıktan sonra.
Ve sana izin verir.
Limanda gücünü toplamaya.
Ne kadar süre?
Hadi bir sorsana..

Hangi deniz daha dalgalıdır.
Hangi mizaç daha deli.
Kim bilir?

Ben bilemem.
Kendimi bilirim.
Belki bir gün.
Bir de gün batımına doyamadığımı.
Hayat ta bilir ya.
Beni kuytumdan çıkarır illa ki.
Gel başka yerde bak güne diye.
Ne lükse bakarım ben, ne gösterişe.
Belki bir gün doyarım.
Gökyüzündeki bu cımbışa.
Ananem der cımbış.
Cümbüşün ananemcesi.

Dilerim ki.
Hayatımızın cımbışına.
Kana kana.
Yeterince gün batırdıktan.
Aşkla dolup.
Aşkla yaşadıktan.
Doyduktan sonra veda edelim.
Doyulur mu bilmem ya.

Sade’ce teşekkür ederim.
Hayata.
Yüzlerce insanın olduğu bir otelde.
Dünyanın dört bir yanından insan.
Karnını doyurma telaşındayken.
Ensemden tutup.
Beni bu şöleni izlemeye sürüklediği, beni her an doyurduğu için.
Çımbışın büyüğü burada.
Kana kana.
Yine aşık oldum.
Doyamadım.
Şükür.
Aşk’a!
❤️
Öyküm.

BOŞLUK

image

Telefonsuz bir tatile ihtiyacım var demiştim.
Planlı bir boşluk.
Boşluğun planlanacağını düşünmek.
Boşluğa ne büyük saygısızlık!
Denizin ortasında.
Ya da dağın başında olur sanmıştım.
Stüdyonun ortasında..
Boşlukta kalakalacağımı..
Hiç bilemedim.
Bir Çarşamba gününün orta yerinde.
Oysa bugün o kadar dolu olacaktı ki.
Harika işler başaracak.
Önemli görüşmeler yapacaktım.
Sonra da çok eğlenecektim hatta.
Beklentimin hatları netleştikçe.
Izdırabın büyüdüğünü evet biliyorum.
Ama uslanmaz zihnim..
Halen.
Hayatın ancak, kendi çizdiği hatlarda
‘İyi gidiyor!’ olacağı konusunda inatçı.
Tıpkı belli davranışların seviliyor hissettireceği..
Belli sınırların güven vereceği.
Herşeyin belli olabileceği.
Belli belirsiz olanın, bünyeyi alt üst edeceği konusunda..
Net bir fikri olduğu gibi.
Bugün büyük adımlar atıp.
Büyük eylemler yapacaktım.
Sade’ye inanan ben.
Şimdi boşlukta asılı kaldım.
Ne ayaklarımı yere sağlam basacak kadar güvenli.
Ne de yükselip havalanacak kadar coşkulu hissediyorum.
İçim taşacak kadar dolu.
Kabuğum ince ve kırılgan.
Bugün bunu beklemiyordum işte.
Heyecanlı beklentilerin orta yerinde.

Meditasyon.
Birkaç telefon.
Acaba hangi eğitime gitsem.
Güneşin batışını mı izlesem.
Derken.
Kucağımdaki boşluğu küçük bir köpek yavrusu doldurdu.
Gözleri henüz açılmamış.
Tek istediği beslenmek.
Telaşlı bir arayış içinde.
Kapalı gözlerle.
O alma telaşında.
Ben ne sunacağımı bilemez halde.
Birbirimize alıştık.
Ona, farklı cinslerde olduğumuzu..
Buna rağmen istersek birbirimizi besleyebileceğimizi anlattım.
Birbirimize alışma telaşımız geçince.
Kucağımda uykuya daldı.
Bedenimin sıcaklığı, kalp atışlarıyla birbirine karışırken..
Boşluğumuzun güveni içinde.
Beraber huzura daldık.
Komşular top oynarken.
Sevgililer yanımızdan elele geçerken.
Bir tek yavru kedi.
Fark etti bizi.
Bir kolumda yavru kedi,
diğerinde köpeği besleyecek kadar..
Anaç biri olduğumdan şüphe duydu zihnim.
İlişkimizin baş başa kalmasını tercih ettim.
Şimdilik.
Gözleri açılmamış küçük yavru köpek.
Ve gözleri açılmamış ben.
Bir yaz akşamüstü.
Sade’ce boşluğun ortasında.
Birbirimizden beslenmenin tadını çıkardık.

Öyküm.

BİLMİYORUM

image.jpg

Issız koyda tek başıma.
Güneş te batınca.
Küçücük hissettim.
Yıldızlı gökyüzünün altında.
Kitabım da bitti.
Kalakaldım.
İnsan olmak biraz zor birşey.
Boşlukta kalakalınca hissediyorsun.
Oyuncakları bırakınca.
Bir an bıraksan.
Belki sen de hissedersin.
Bilmiyorum.
Hakikat nedir?
Ne olacak?
Şimdi ne yapmalıyım?
Hangisi doğru?
Bilmiyorum.

Ve biliyor musun?
Üstümden tonlarca yük kalktı.

Karnım acıktı.
Bunu biliyorum.
Ama yemesem de olur.
O zaman bunu bile bilmiyorum.
Ne acayip değil mi?!

Sakin bir Urla öğleden sonrası.
Bunca hisse gebe iken.
Bazen de uzaklara gidip..
Hissedemeden dönen ben.
Yakın ‘ten’e.
Daha derinden yaklaşayım derken..
Hepten uzaklaşan ben.
Hissetmek için yaşayan.
Oyunbaz ben.
Ne bilebilirim ki?!
Bilemedim.

Orman yolunda karanlıkta.
Tek başıma araba kullanırken.
Radyodan gelen.
“If you go away.
On a summer day.”
Arka koltukta uyuklayan.
Gece evde olmadığımız için güvensiz..
Babam ve annem olduğu için güvende hisseden.
O an.
O his.
Daha dün gibi yakınken.
Camdan gelen tatlı yaz rüzgarı.
Ve böcek sesleri.
Tam da çocukluğumdaki gibiyken.
Ve belki de.
Benim varlığımdan güvende hissedeceklerle buluşmam.
Yarın kadar yakınken.
Ben.
Ne bilebilirim ki?!
Bilemedim.

Ben pek ‘dem’li bir ruh değilim.
Budur tek bildiğim.
Ondandır.
Tüm yükleri taşımaya uğraşım.
Sanki omuzlarım hayatın yükünü taşıyabilirmiş gibi.
Hayat yüklü birşey olmak zorundaymış gibi.

Oysa.
Sade’ce oynasak.
Zaten yaptığımız da o değil mi?
Bilmiyorum ki?!

Öyküm.

ALAKARGA

image

Kitaptan başımı kaldırdım.
Kahverengi yuvarlak başının altında.
Göz alıcı lacivert kanatları.
Ormandaki ağaçta kiraz yiyor.
Alakargaymış adı.

Ormanda kiraz ağacı olmaz pek.
Bizim oralarda.
Bu kadar yüksek te olmaz kirazlar.
Budanır, aşılanır, meyveleri toplanır.
Bu kadar büyük kiraz ağacı mı olur?!

Baktım bir tane de değil.
Her dalda başka biri.
Kiraz yiyor.
Biri biraz daha iri.
Her biri bambaşka biri.
Bir yandan şakıyorlar.
Sesler birbirleriyle yarışıyor desem.
Yarışmıyor da.
Sanmam birinin diğerinin sesini bastırmak olsun derdi.

Sadece kiraz yiyorlar.
Bir de şakıyorlar.

Ne gözlerim alışık.
Ne de kulaklarım.
Bu kadar çeşitliliğe.

Bizim orada gevrek yiyen vapur martıları var.
Bir de kara kargalar.
Bazen baharda erik ağacına gelir kırlangıçlar.
Ama çoğunlukla.
Martılar ve kargalar.
Onlar da evet güzeller.
Ama neden sadece onlar?

Şehir hayatına bolca karbonhidrat ve leş yiyenler mi dayanabilir ancak?
Sesi en kaba olan mı bastırır gürültüyü sadece?

Ormanda o kadar çok yemiş var ki!
Nakış gibi tüyleri olan en küçüğü de doyuruyor karnını.
Daha büyükçe olanı da.

Vapurda gevrek kapmak için rekabet var oysa.
Bir lokma gevrek için.
Bağırış çığırış kavga.
Başkasının ağzındaki lokmayı çalma.
Diğer sesleri bastıracak kadar yaygara yapan.
Beslemeyen sahte değerler için..
Rekabet yapan.
Kabalıktan gurur duyan.
Mı ancak sürdürüyor neslini?
‘Gelişmiş’ yaşam içinde?!
Rekabetçi, sonuç odaklı, yüksek performanslı türler mi..
Hayatta kalabiliyor dersin?!

İyi bir araba, havalı bir seyahat, pahalı bir saat ile beslenir misin ne dersin?
Bir saatini ne kadar pahalıya satabilirsin?
Özgürlüğünü, özgünlüğünü, insani inceliklerini vermek pahasına..

Bu kadar farklı yeşil tonu.
Bunca farklı ses tonu.
Bunca çeşitlilik.
‘Vahşi’ ormanda beraber yaşayabiliyorsa eğer.
Vahşi şehirde kara kargaların arasında..
Alakarga olabilmektir.
Yaşamaya değer.
Ve bu.
Hayal ettiğin kadar naif ve romantik olmayabilir.
Her sabah.
Özenle.
Mavi kanatlarını gagalaman.
Parlatman.
Ve bazen gerekirse söküp atman gerekir.
Tekrar tekrar yeniden doğman için.
Boynun bükülse de.
Canın yansa da.
Kendi gücünle.
Tekrar tekrar buluşmanı gerektirir.

En mağrur halinle.
Kendi değerlerinle.
Sade’ce parla.
Mavi kanatlarının renginde.

Öyküm.

HEDİYE

image

Henüz yeni tanıdığım bir öğrenci..
“Yazılarınızı tekrar tekrar okuyorum, arkadaşlarım da farklı şehirlerden sizi takip ediyor..
Derslere gelemeseler de yazılar beraber hissettiriyor..”
Bazen gün öyle bir hediye sunar ki içindeki coşkuyla ne yapacağını bilemezsin.
Yerçekimi üzerindeki etkisini hafifletir..

Çocukken en sevdiğim çikolataları yemeyip saklardım.
En güzel defterlerime yazmaya kıyamazdım.
Hediyeleri gerçekten alabilmeyi, keyif sesleri çıkararak sindirebilmeyi,
hediye verene gözlerimi kocaman açıp çığlık çığlığa teşekkür edebilmeyi..
Büyüdükçe öğreniyorum.
Çocukken utangaçtım.
Halen bazen biraz..

Gün sana nasıl hediyeler sunuyor?
Bazen gerçekten fırfırlı kurdeleli paketlerle..
Bazen görünüşü oldukça korkutucu ürkütücü olabilir.
O pek te kolay olmayan seni zorlayan öfkelendiren hırçınlaştıran tırstıran üzen..
Hediyeyi de almak mümkün mü?
Coşku ile olmak zorunda değil.
Usulca sakince belki biraz korkuyla.
O zorlandığın anın sana sunduğu hediyeleri de farketmek mümkün mü?
Kendi karanlıklarınla karşılaşmana izin veren..
Olduğu kadar.
Hayata olan çocuksu merakın seni canlı tuttukça..
Kurdelelerle süslenmiş hediyeyi dans edip zıplayarak almak ta kolaylaşıyor.
Süslü görüneni almak ta hiç kolay değil bakma..
Günün hediyesini alabilecek kadar özelsin unutma.
Yeter ki al.
Alabildiğince.

Ben hayat olsam; verdiklerime surat buruşturana vermekte çok ta ısrar etmezdim.
Neyse ki hayat benden daha cömert.
Yine de ben olsam hayatı sınamaktansa suyuna gitmeyi tercih ederim.
En azından daha akla yatkın.
Kendini. Anneni. Babanı. Hocanı. Kocanı. Bedenini. Evini. Hayatını.
Al.
Olduğu gibi.
Olduğu kadar.

Üzerindeki yer çekimi biraz olsun hafiflese.
Omuzların daha az yüklü hissetse.
Dudaklarının kenarları yere teslim olacağına..
Biraz kulaklarına yaklaşsa.
Güzel olmaz mı?

“Galiba artık yazı yazamıyorum” diye düşündüğüm bir sabah..
Dersime ilk kez gelen öğrencimden böyle bir hediyeyi kana kana almak.
Ve kendiliğinden yazının akması.
Hayatın göz kırpması değil mi?
Güzellikleri görmeye gözlerim açılsın dilerim.
Benden bütün ders yaptığım göbek muhabbetinden sonra göbek ile ilgili yazı bekleyen öğrencilerimden özür dilerim. 😉

Bazen o an Sade’ce güzeldir.
Fazla kurcalamaya gerek yoktur.
Göbeğin gibi.
Yumuşak.
Pembe.
Güven veren.
Yuvarlak.

Olduğu haliyle bırak.

Öyküm.

Fotoğraf Ozan Çelik.

İYİ HİSSETMEK

image

Sade, ferah ve aydınlık bir yoga stüdyosu.

Olabildiğince sade.
Olabildiğince şeffaf.
Sen kendi renginle buluşurken.
Başka renkler empoze etmesin diye.
Bana sorarlar hep.
“Neden Sade?” diye..
Ben kendi gerçeğimi yaşarken..
Sade benim gerçeğime alan sunarken.
Sen de kendi gerçeğini deneyimle diye.
O an gerçeğin her ne renkse.
Belki turuncu, belki kahve..
Sadenin iddiasına inanıyorum.
İddialı olanı seviyorum.
O da ayrı mesele.

Kimisi “çok pozitif bir insan” olduğumu düşünerek geliyor Sade’ye..
Kimisi hep ağrıyan dizinin ilk yoga dersinden itibaren ağrımayacağına inanarak.
Kimisi artık hep iyi hissedip.
Hep zayıf ve hep iyi huylu ve hep güler yüzlü ve hep insanları pek seven ve hep iyi şeyler yaşayan biri olacağını umarak.
Hatta benim de bu “hep” lerden olduğumu varsayarak.
“Good vibes only!” yani..

Oysa gerçeğin her ne ise onunla karşılaşman için var yoga.
Günlük hayatında hıza, çok moda olan ‘yoğun olma’ya , binbir uyarana ve maskeye boğduğun gerçekliğinle..
Şeffaf bir zeminde karşılaşınca.
Evet bazen hayal ettiğin gibi olmuyor.

Eğer derse geç kalıp yine de girebileceğine inanıyorsan..
Eğitim aldığın anda kitleleri toplayan zengin bir yoga hocası olacağına..
Hiç hareket etmeden zayıflayacağına..
İnsanlara kaba davranıp nezaketle karşılaşacağına..
İnanıyorsan eğer.
Uyan artık!
Uyuyorsun..
Bu, bir düğüne pijamayla gitme fikri kadar hayalperest.
Ve elbette denemek serbest.
Belki şansın yaver gider..
Ve belki canın uyuklayarak yaşamak ve ölmek ister.
Yani olabilir.
Elbette özgürsün.

Ben iyi hissetmek için yoga yapmıyorum.
Hissetmek için yoga yapıyorum.
Seninle de bu şeffaf ortamda buluştuğumuzda.
Bazen iyi hissetmeyebilirsin.
Biliyorum hissetmek çok korkutucu.
Biliyorum içindeki o garip kıpırtıların iyi mi kötü mü olduğunu bilememek.
Sende panik yaratıyor.
Belki eski anılarını hatırlatıyor.
Korkma.
Burası güvenli.
Her sabah temiz havayla, güzel çiçeklerle adaçayıyla canlandırdığımız bu yer.
Sana hayattaki güzel şeyleri hatırlatıyor olacak.
Karanlık şeyler hissedersen eğer.

Köpekler sahibine benzer.
Mekanlar da.. Öyle ya!
Suratım da sade gibi şeffaftır çoğu zaman.
Biraz yapısal.
Köklerimdeki akça pakça kadınlardan.
Çoğu zaman hissettiğimi yansıtacak kadar şeffaf.
Hissettiklerinde yalnız olmadığını hatırlatacak kadar.
Elimden geldiğince.

Eğer pek te iyi hissetmiyorsan.
Sade’ce hatırla.
Yalnız değilsin.
Güvendesin.
Ve bu da gelip geçecek.
Tıpkı iyi hissettiğin anların geçiciliği gibi.
Yeter ki farket!
İnsan Facebook profilindeki kadar pembeden ibaret.
Değil.
Yoga da.
Yaşam da.

Eş, dost, sevgili.
Ve bazen hoca.
Hangi oyunda buluşursak buluşalım.
Bazen pembe ve güleryüzlü olacağım.
Bazen kırmızı.
Beni sadece pembe hayal etmeni istemem.
Belki de kimse istemez.
İnan ki.
Kahverengi ve gri ve kan kırmızı ve diğer renklerime izin verdikçe.
Her bir rengin tonu yoğunlaşıyor.
Parlıyor.
Sen de yap.
Güzel oluyor.

Dizin belki yine ağrıyacak.
Belki yine terk edilmiş hissedeceksin.
Bazen de pür neşe.  Meşk var. * misali.
Bedenin yaşamının fiziksel sen hali.
Varlığının evrenin sen hali olduğu gibi.
Dizin ağrıyorken.
Ve sen o ağrıyı hissediyorken.
Bedeninin bütünlük içinde, sağlıklı bir şekilde işlev göstermesinin nasıl mümkün olabileceğini öğreneceksin.
Ağrıyı hissederken.
Onunla birlikte.
Farkında.
Ve şefkatle.
Tıpkı kalbin ağrıyorken yaşamsal faaliyetlerini gerçekleştirebileceğin gibi.
Beden bu potansiyele sahip.
Varlığın bu dayanıklılığa sahip.
Bir parçası ağrıyorken..
Ve yaşam bedeninde halen devam ediyorken.
Daha iyi hisseden şeyler de var.
Bedeninde.
Hayatta.
Kullan.
Böylece tüm ilgin dizinin sızısında kalmayacak.
Defalarca ve günlerce.
Tek bahsettiğin.
O insanın sana nasıl da hak etmediğin şekilde davrandığı da olmayacak.
Sen yeter ki adım at.
Zihnin sana sunduğu hikayenin.
Tek hikayen olmayabileceğini göreceksin.
Olabildiğince.
O anın gerçeği izin verdiğince.
Olan şey işte yoga.
Tam da yaşam.
Ve zamanı gelince.
Belki de dizin iyileşecek.
Hatta kalbin de.
Artık ağrı hissetmeyecek.
Ve varlığın bu süre içinde.
Yaşamın devam ederken.
Kendini gerçekleştirmeyi sürdürecek.
Yoganın, yaşamın hareketi içinde.
Senin o anki potansiyelinle.

Yoganın sana iyi hissettireceğini unut!
Benim “pozitif bir insan” olduğumu da.
Kim bilir neler deneyimleyeceksin.
Kendi varlığının renkleriyle buluşuyorken.
Ben sana yoga öğretiyorken.
Sen hissederken.
Şeffaf bir alan içinde.
Kendi rengarenkliğinde.
“İyi hissetmek” ten daha derin şeyler olacak şüphesiz!
İyi hissetmeye değişemeyeceğin kadar gerçek.
Coşkun.
Taşkın.
Yalın.
Ve hatta memnun.

Şimdi hikayelerini unut.
Gerçeğinde buluşmak için.
Sade’ce gel!

Öyküm.