ÇAĞRI.

image

Yoga hocası
Yoga öğrencisine dokunur.
Farketmesi.
Hissetmesi.
Özgürleşmesi.
Genişlemesi için.
Bazen fiziksel temas ile.
Bazen gözle.
Kelimelerle.
Veya sessizlikle.
Gözle göremediğimiz derin ve güçlü bağlar ile.
Birbirimize dokunmanın etkisi ile.
İyi bir öğrenci oluruz.
Yogada.
Hayatta hem de.

Önce kendine.
Ve elbette O’na dokunmak için.
Sade’ce cesaret et.
Ve bu yolda elbette.
Biraz sabır. Kararlılık.
Ve bolca sevgi gerek.

1 Ekim 2016.
Dönüşüm başlıyor.

Öyküm Çelik ile Temel Yoga Hocalık Eğitimi.
Çağrı senin için olabilir.
Sevgiyle.

Öyküm.

KAÇ(MA).

image
Tarih bugünleri avcı toplumun bir yansıması olarak yazacak.
Bundan; neredeyse .. Eminim!
Avcı kadınların.
Ve tüm varlığını av olmaya direnmek için kullanan erkeklerin..
Kutsal Birleşmesi.
Ben ne sosyoloğum.
Ne de ilişki terapisti.
Merakım insan.
Sade’ce.
Bu gidişle ilişki terapisti de olurum. 🙂
O ayrı mesele.

İlişkilere dair.
Son yıllarda duyduğum.
Tüm “başarı” hikayeleri.
İyi avlanan kadın.
Ve sonunda teslim olan erkek üzerine.
Sadece senden duyduğum hikaye olduğunu düşünme.
Çoğunluk böyle.
Avına sabırla, kararlılıkla, tüm gücüyle odaklanan kadın.
Çalıların ardında canını kurtarma telaşıyla saklanan erkek.
Bu dramatik resim, tam da Travma Terapi Teknikleri’nde anlatılan resmin aynısı.
Yırtıcı, açlıkla ceylanı görür.
Ceylan, fark edilmiş olmanın telaşıyla donakalır.
Ve şanslıysa yırtıcının odağı dağıldığında, bir süre sonra kaçar.
Veya yırtıcı yeterince kararlı ve çevikse ceylanın boş anında onu mideye indirir.

İlişki yaşama şekliniz, sinir sisteminin travmaya karşı gösterdiği reaksiyonlarla çok benzer.
Çünkü ilişki kurmak; derindeki kırılgan, maskesiz haline temas eden bir yer.
Elbette sana temas edilmesine izin verirsen eğer.
Tıpkı doğadaki kirpi ya da Küstüm Çiçeği gibi..
Yaklaşan birini fark ettiğinde dikenlerini çıkarmak ya da kabuğuna saklanmak çok doğal.
Doğadaki içgüdüsel tavırla, insanın tavrı elbette birbirine paralel.
Tehlike karşısında kaçma, savaşma veya donma reaksiyonları elbette bizde de kayıtlı.
Olağanüstü olan ise, tehlikenin tanımı.
Şu an için, insan neslini sürdürememek değil tehlikede hissettiğimiz.
Henüz değil!
Buna rağmen.
Polarite (Kutuplaşma) yasası gereği halen tüm yaşam artı ve eksi kutupların itip çekmesi üzerine kurulu.
Üretim, siyaset, iş yaşamı, sanat, ilişkiler..
Adını sen koy.
Yaşamın akmasına ve insanın eylemde bulunmasına sebep olan yegane şey..
Çekilmek ve uzaklaşmak arasındaki dans. Oyunu zevkli kılan işte tam da bu dans!
Ve mikro düzeyde insana bakacak olursak eğer.
Dansın sürmesi için..
İki kişinin gerekli olduğu.
Kesinlikle fark etmeye değer.

Sen ister sirk cambazı kadar hareketli , ister dünyanın en güzel çiçeği kadar güzel ol.
Partnerin adım atmıyorsa.
Dans o anda biter!
Dansın sürmesi için ne yapmalı diye düşünürüm bazen.
Yeterince sabırlı.
Yeterince istikrarlı.
Kararlı ve odaklı olursam.
Benim de güzel gözlü bir ceylanım olur mu acaba?
Diye kendime sorarım.
Kültürümüzde; yuvayı dişi kuşun yaptığı, sabrın sonunun selamet olduğu bir gerçek.
Ama bence bunlar biraz yanlış anlaşılmış değerler.
Yuvanın huzurunu, bereketini, güzelliğini nakış gibi işleyen evet bence de dişi kuş.
Zorluklar karşısında sabır ve kararlılık göstermeye de varım.
Ama ilişki kurmak neden mücadele olsun?
Neden savaşa veya ava dönüşsün?! Neden fetheden ve girişim yapan kadın olsun? Bu erkeğin girişimci ve fetheden; kadının teslimiyetçi ve üretken doğasına çok aykırı değil mi?

Kadının ‘oyunda kalabilmek’ için motivasyonunu; ve tepki alamadıkça öfkesini anlıyorum.
Bize okulda, sonuç odaklı, rekabetçi, hırslı olmak öğretildi.
Dayanışma ve teslimiyet değil.
Erkeğin de başına aynı şeyler geleceği endişesiyle kaçmasını da anlıyorum.
Ama ben hırslı, rekabetçi ve yırtıcı olmaktansa..
Dayanışma içinde, yaratıcı, huzurlu ve sevgi dolu olmayı diliyorum.

Ve güzel gözlü bir ceylandansa..
Gerçek bir erkeği tercih ediyorum.
Evet ben de dizi dizi çocuklarla genlerimi sürdürmek için büyük arzu duyuyorum.
Evet aşk için.
Hissetmek için.
Her hücremle varım.
Ve dansa tek kelimeyle bayılırım.
Ama dansım tek başına sürecekse de buna da kabulüm.
Bir erkek tarafından seçilmek kadının en büyük derdi olduğunda..
Ben buna yokum işte dostum.

Hayatın esas meselesi bir güzel iz bırakmak sonuçta.
Çirkin iz bırakanların da tercihlerine saygıyla.
Ben kendi işlediğim nakışa bakarım.
Eş’lik eden olursa da daha fıkır fıkır oynarım.
Kendimi biliyorum. 😉
Bu çok kişisel oldu.
Aramızda kalsın!
Bırak tüm korkularımızla, öfkemizle, endişelerimizle..
Tüm olan biten rağmen.
Hayat kalbimizi.
Yeniden.
Yeniden.
Ve yeniden.
Açma cesaretini.
Sevgiliyi sarmalama şefkatini.
Tutkuyu canlandıran ateşi.
Her nefeste.
Bize sunsun!
Bana.
Sade’ce bunlar.
Yeter.

Öyküm.

 

BOŞLUK

image

Telefonsuz bir tatile ihtiyacım var demiştim.
Planlı bir boşluk.
Boşluğun planlanacağını düşünmek.
Boşluğa ne büyük saygısızlık!
Denizin ortasında.
Ya da dağın başında olur sanmıştım.
Stüdyonun ortasında..
Boşlukta kalakalacağımı..
Hiç bilemedim.
Bir Çarşamba gününün orta yerinde.
Oysa bugün o kadar dolu olacaktı ki.
Harika işler başaracak.
Önemli görüşmeler yapacaktım.
Sonra da çok eğlenecektim hatta.
Beklentimin hatları netleştikçe.
Izdırabın büyüdüğünü evet biliyorum.
Ama uslanmaz zihnim..
Halen.
Hayatın ancak, kendi çizdiği hatlarda
‘İyi gidiyor!’ olacağı konusunda inatçı.
Tıpkı belli davranışların seviliyor hissettireceği..
Belli sınırların güven vereceği.
Herşeyin belli olabileceği.
Belli belirsiz olanın, bünyeyi alt üst edeceği konusunda..
Net bir fikri olduğu gibi.
Bugün büyük adımlar atıp.
Büyük eylemler yapacaktım.
Sade’ye inanan ben.
Şimdi boşlukta asılı kaldım.
Ne ayaklarımı yere sağlam basacak kadar güvenli.
Ne de yükselip havalanacak kadar coşkulu hissediyorum.
İçim taşacak kadar dolu.
Kabuğum ince ve kırılgan.
Bugün bunu beklemiyordum işte.
Heyecanlı beklentilerin orta yerinde.

Meditasyon.
Birkaç telefon.
Acaba hangi eğitime gitsem.
Güneşin batışını mı izlesem.
Derken.
Kucağımdaki boşluğu küçük bir köpek yavrusu doldurdu.
Gözleri henüz açılmamış.
Tek istediği beslenmek.
Telaşlı bir arayış içinde.
Kapalı gözlerle.
O alma telaşında.
Ben ne sunacağımı bilemez halde.
Birbirimize alıştık.
Ona, farklı cinslerde olduğumuzu..
Buna rağmen istersek birbirimizi besleyebileceğimizi anlattım.
Birbirimize alışma telaşımız geçince.
Kucağımda uykuya daldı.
Bedenimin sıcaklığı, kalp atışlarıyla birbirine karışırken..
Boşluğumuzun güveni içinde.
Beraber huzura daldık.
Komşular top oynarken.
Sevgililer yanımızdan elele geçerken.
Bir tek yavru kedi.
Fark etti bizi.
Bir kolumda yavru kedi,
diğerinde köpeği besleyecek kadar..
Anaç biri olduğumdan şüphe duydu zihnim.
İlişkimizin baş başa kalmasını tercih ettim.
Şimdilik.
Gözleri açılmamış küçük yavru köpek.
Ve gözleri açılmamış ben.
Bir yaz akşamüstü.
Sade’ce boşluğun ortasında.
Birbirimizden beslenmenin tadını çıkardık.

Öyküm.

BİLMİYORUM

image.jpg

Issız koyda tek başıma.
Güneş te batınca.
Küçücük hissettim.
Yıldızlı gökyüzünün altında.
Kitabım da bitti.
Kalakaldım.
İnsan olmak biraz zor birşey.
Boşlukta kalakalınca hissediyorsun.
Oyuncakları bırakınca.
Bir an bıraksan.
Belki sen de hissedersin.
Bilmiyorum.
Hakikat nedir?
Ne olacak?
Şimdi ne yapmalıyım?
Hangisi doğru?
Bilmiyorum.

Ve biliyor musun?
Üstümden tonlarca yük kalktı.

Karnım acıktı.
Bunu biliyorum.
Ama yemesem de olur.
O zaman bunu bile bilmiyorum.
Ne acayip değil mi?!

Sakin bir Urla öğleden sonrası.
Bunca hisse gebe iken.
Bazen de uzaklara gidip..
Hissedemeden dönen ben.
Yakın ‘ten’e.
Daha derinden yaklaşayım derken..
Hepten uzaklaşan ben.
Hissetmek için yaşayan.
Oyunbaz ben.
Ne bilebilirim ki?!
Bilemedim.

Orman yolunda karanlıkta.
Tek başıma araba kullanırken.
Radyodan gelen.
“If you go away.
On a summer day.”
Arka koltukta uyuklayan.
Gece evde olmadığımız için güvensiz..
Babam ve annem olduğu için güvende hisseden.
O an.
O his.
Daha dün gibi yakınken.
Camdan gelen tatlı yaz rüzgarı.
Ve böcek sesleri.
Tam da çocukluğumdaki gibiyken.
Ve belki de.
Benim varlığımdan güvende hissedeceklerle buluşmam.
Yarın kadar yakınken.
Ben.
Ne bilebilirim ki?!
Bilemedim.

Ben pek ‘dem’li bir ruh değilim.
Budur tek bildiğim.
Ondandır.
Tüm yükleri taşımaya uğraşım.
Sanki omuzlarım hayatın yükünü taşıyabilirmiş gibi.
Hayat yüklü birşey olmak zorundaymış gibi.

Oysa.
Sade’ce oynasak.
Zaten yaptığımız da o değil mi?
Bilmiyorum ki?!

Öyküm.

HEDİYE

image

Henüz yeni tanıdığım bir öğrenci..
“Yazılarınızı tekrar tekrar okuyorum, arkadaşlarım da farklı şehirlerden sizi takip ediyor..
Derslere gelemeseler de yazılar beraber hissettiriyor..”
Bazen gün öyle bir hediye sunar ki içindeki coşkuyla ne yapacağını bilemezsin.
Yerçekimi üzerindeki etkisini hafifletir..

Çocukken en sevdiğim çikolataları yemeyip saklardım.
En güzel defterlerime yazmaya kıyamazdım.
Hediyeleri gerçekten alabilmeyi, keyif sesleri çıkararak sindirebilmeyi,
hediye verene gözlerimi kocaman açıp çığlık çığlığa teşekkür edebilmeyi..
Büyüdükçe öğreniyorum.
Çocukken utangaçtım.
Halen bazen biraz..

Gün sana nasıl hediyeler sunuyor?
Bazen gerçekten fırfırlı kurdeleli paketlerle..
Bazen görünüşü oldukça korkutucu ürkütücü olabilir.
O pek te kolay olmayan seni zorlayan öfkelendiren hırçınlaştıran tırstıran üzen..
Hediyeyi de almak mümkün mü?
Coşku ile olmak zorunda değil.
Usulca sakince belki biraz korkuyla.
O zorlandığın anın sana sunduğu hediyeleri de farketmek mümkün mü?
Kendi karanlıklarınla karşılaşmana izin veren..
Olduğu kadar.
Hayata olan çocuksu merakın seni canlı tuttukça..
Kurdelelerle süslenmiş hediyeyi dans edip zıplayarak almak ta kolaylaşıyor.
Süslü görüneni almak ta hiç kolay değil bakma..
Günün hediyesini alabilecek kadar özelsin unutma.
Yeter ki al.
Alabildiğince.

Ben hayat olsam; verdiklerime surat buruşturana vermekte çok ta ısrar etmezdim.
Neyse ki hayat benden daha cömert.
Yine de ben olsam hayatı sınamaktansa suyuna gitmeyi tercih ederim.
En azından daha akla yatkın.
Kendini. Anneni. Babanı. Hocanı. Kocanı. Bedenini. Evini. Hayatını.
Al.
Olduğu gibi.
Olduğu kadar.

Üzerindeki yer çekimi biraz olsun hafiflese.
Omuzların daha az yüklü hissetse.
Dudaklarının kenarları yere teslim olacağına..
Biraz kulaklarına yaklaşsa.
Güzel olmaz mı?

“Galiba artık yazı yazamıyorum” diye düşündüğüm bir sabah..
Dersime ilk kez gelen öğrencimden böyle bir hediyeyi kana kana almak.
Ve kendiliğinden yazının akması.
Hayatın göz kırpması değil mi?
Güzellikleri görmeye gözlerim açılsın dilerim.
Benden bütün ders yaptığım göbek muhabbetinden sonra göbek ile ilgili yazı bekleyen öğrencilerimden özür dilerim. 😉

Bazen o an Sade’ce güzeldir.
Fazla kurcalamaya gerek yoktur.
Göbeğin gibi.
Yumuşak.
Pembe.
Güven veren.
Yuvarlak.

Olduğu haliyle bırak.

Öyküm.

Fotoğraf Ozan Çelik.

ÇABA

image

Baksana.
Gökyüzüne uzanan ağaçlar.
Toprağa yayılan rengarenk çiçekler.
Topraktaki solucanları yiyen martılar.
Doğada.
Hiç bir varlık.
Performans göstermiyor.
İnsan dışında.
Düşünsene.
Sarı papatyalardan birinin en sarı en sarı olmak için gösteriş yaptığını..
“En sarı benim; beni sev beni sev, sev beni!”
Başkasını sevme bir tek beni..
Göğe uzanan ağaçların hırsla çekiştiğini..
“Beni gör, beni gör.. Gökyüzüne ulaşan ilk benim!”
Bu toprağın tüm suyunu ben alacağım.
Ve size göklerden bakacağım.
Ağacın gölgesindeki martı.
“Tüm bu solucanları yersem beni hala beğenir misin.. Kocaman göbeğimle?”
Diğer ağaç dönüp der ki..
“En uzun değilim biliyorum. Ama bak dallarıma, uzun kollarıma.. Seni en çok ben sever ben sarmalarım.”
Beni seç!

Doğada hiç bir varlık.
Sevilmek, görülmek, seçilmek, kaynakların daha çoğuna sahip olmak için çabalamazken..
Sende neden bu çaba?

Cennet kuşu dişisine dansını yapar.
Çiçek en güzel kokusunu saçar.
Bu onların olma halidir.
Sade’ce olurlar.
Oldukları kadar.

Şu an ruhumda ağacın, kuşun, çiçeğin ruhunu taşırken.
Bu bir La Fontaine masalına gider belki de.
Çocukluğumda en sevdiğim.
Ama burada kalacağım.
Burnuma gelen kokuları.
Tenime dokunan havayı alacağım.
Bu kadar performans bu yazıya yeter.
Seni sadece bu soruyla bırakacağım.
Neden bu kadar çaba?

İYİ HİSSETMEK

image

Sade, ferah ve aydınlık bir yoga stüdyosu.

Olabildiğince sade.
Olabildiğince şeffaf.
Sen kendi renginle buluşurken.
Başka renkler empoze etmesin diye.
Bana sorarlar hep.
“Neden Sade?” diye..
Ben kendi gerçeğimi yaşarken..
Sade benim gerçeğime alan sunarken.
Sen de kendi gerçeğini deneyimle diye.
O an gerçeğin her ne renkse.
Belki turuncu, belki kahve..
Sadenin iddiasına inanıyorum.
İddialı olanı seviyorum.
O da ayrı mesele.

Kimisi “çok pozitif bir insan” olduğumu düşünerek geliyor Sade’ye..
Kimisi hep ağrıyan dizinin ilk yoga dersinden itibaren ağrımayacağına inanarak.
Kimisi artık hep iyi hissedip.
Hep zayıf ve hep iyi huylu ve hep güler yüzlü ve hep insanları pek seven ve hep iyi şeyler yaşayan biri olacağını umarak.
Hatta benim de bu “hep” lerden olduğumu varsayarak.
“Good vibes only!” yani..

Oysa gerçeğin her ne ise onunla karşılaşman için var yoga.
Günlük hayatında hıza, çok moda olan ‘yoğun olma’ya , binbir uyarana ve maskeye boğduğun gerçekliğinle..
Şeffaf bir zeminde karşılaşınca.
Evet bazen hayal ettiğin gibi olmuyor.

Eğer derse geç kalıp yine de girebileceğine inanıyorsan..
Eğitim aldığın anda kitleleri toplayan zengin bir yoga hocası olacağına..
Hiç hareket etmeden zayıflayacağına..
İnsanlara kaba davranıp nezaketle karşılaşacağına..
İnanıyorsan eğer.
Uyan artık!
Uyuyorsun..
Bu, bir düğüne pijamayla gitme fikri kadar hayalperest.
Ve elbette denemek serbest.
Belki şansın yaver gider..
Ve belki canın uyuklayarak yaşamak ve ölmek ister.
Yani olabilir.
Elbette özgürsün.

Ben iyi hissetmek için yoga yapmıyorum.
Hissetmek için yoga yapıyorum.
Seninle de bu şeffaf ortamda buluştuğumuzda.
Bazen iyi hissetmeyebilirsin.
Biliyorum hissetmek çok korkutucu.
Biliyorum içindeki o garip kıpırtıların iyi mi kötü mü olduğunu bilememek.
Sende panik yaratıyor.
Belki eski anılarını hatırlatıyor.
Korkma.
Burası güvenli.
Her sabah temiz havayla, güzel çiçeklerle adaçayıyla canlandırdığımız bu yer.
Sana hayattaki güzel şeyleri hatırlatıyor olacak.
Karanlık şeyler hissedersen eğer.

Köpekler sahibine benzer.
Mekanlar da.. Öyle ya!
Suratım da sade gibi şeffaftır çoğu zaman.
Biraz yapısal.
Köklerimdeki akça pakça kadınlardan.
Çoğu zaman hissettiğimi yansıtacak kadar şeffaf.
Hissettiklerinde yalnız olmadığını hatırlatacak kadar.
Elimden geldiğince.

Eğer pek te iyi hissetmiyorsan.
Sade’ce hatırla.
Yalnız değilsin.
Güvendesin.
Ve bu da gelip geçecek.
Tıpkı iyi hissettiğin anların geçiciliği gibi.
Yeter ki farket!
İnsan Facebook profilindeki kadar pembeden ibaret.
Değil.
Yoga da.
Yaşam da.

Eş, dost, sevgili.
Ve bazen hoca.
Hangi oyunda buluşursak buluşalım.
Bazen pembe ve güleryüzlü olacağım.
Bazen kırmızı.
Beni sadece pembe hayal etmeni istemem.
Belki de kimse istemez.
İnan ki.
Kahverengi ve gri ve kan kırmızı ve diğer renklerime izin verdikçe.
Her bir rengin tonu yoğunlaşıyor.
Parlıyor.
Sen de yap.
Güzel oluyor.

Dizin belki yine ağrıyacak.
Belki yine terk edilmiş hissedeceksin.
Bazen de pür neşe.  Meşk var. * misali.
Bedenin yaşamının fiziksel sen hali.
Varlığının evrenin sen hali olduğu gibi.
Dizin ağrıyorken.
Ve sen o ağrıyı hissediyorken.
Bedeninin bütünlük içinde, sağlıklı bir şekilde işlev göstermesinin nasıl mümkün olabileceğini öğreneceksin.
Ağrıyı hissederken.
Onunla birlikte.
Farkında.
Ve şefkatle.
Tıpkı kalbin ağrıyorken yaşamsal faaliyetlerini gerçekleştirebileceğin gibi.
Beden bu potansiyele sahip.
Varlığın bu dayanıklılığa sahip.
Bir parçası ağrıyorken..
Ve yaşam bedeninde halen devam ediyorken.
Daha iyi hisseden şeyler de var.
Bedeninde.
Hayatta.
Kullan.
Böylece tüm ilgin dizinin sızısında kalmayacak.
Defalarca ve günlerce.
Tek bahsettiğin.
O insanın sana nasıl da hak etmediğin şekilde davrandığı da olmayacak.
Sen yeter ki adım at.
Zihnin sana sunduğu hikayenin.
Tek hikayen olmayabileceğini göreceksin.
Olabildiğince.
O anın gerçeği izin verdiğince.
Olan şey işte yoga.
Tam da yaşam.
Ve zamanı gelince.
Belki de dizin iyileşecek.
Hatta kalbin de.
Artık ağrı hissetmeyecek.
Ve varlığın bu süre içinde.
Yaşamın devam ederken.
Kendini gerçekleştirmeyi sürdürecek.
Yoganın, yaşamın hareketi içinde.
Senin o anki potansiyelinle.

Yoganın sana iyi hissettireceğini unut!
Benim “pozitif bir insan” olduğumu da.
Kim bilir neler deneyimleyeceksin.
Kendi varlığının renkleriyle buluşuyorken.
Ben sana yoga öğretiyorken.
Sen hissederken.
Şeffaf bir alan içinde.
Kendi rengarenkliğinde.
“İyi hissetmek” ten daha derin şeyler olacak şüphesiz!
İyi hissetmeye değişemeyeceğin kadar gerçek.
Coşkun.
Taşkın.
Yalın.
Ve hatta memnun.

Şimdi hikayelerini unut.
Gerçeğinde buluşmak için.
Sade’ce gel!

Öyküm.